Masada kocaman kitap kuleleri vardı. Kitapların sayfaları yavaşça, hışırtıyla dönüyordu. Rabia sert sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı. Boynunda keskin bir ağrı hissetti. Pencereden giren ışık tozları aydınlatıyordu. Tozlar havada ağır ağır uçuşurken kalemin kağıttaki çıtırtısı odayı dolduruyordu. Rabia soğuk masaya kollarını dayadı. Odanın içinde eski kâğıt kokusu vardı.
Doktor olmak onun en büyük hayaliydi. Yıllardır sadece bu hedef için yaşıyordu. Günde on saat masanın başında kalıyor, sürekli çalışıyordu. Önündeki kitapların sayısı her gün artıyordu. Daha çok kitabın, daha çok test çözmenin başarı getireceğine inanıyordu.
Annesi her sabah bahçede çiçekleriyle ilgilenirdi. Bir çiçeğe her gün su veriyordu. Başka bir çiçeği ise haftada iki kez suluyordu. Her iki çiçek de yeşil yeşil, yaprakları parlak duruyordu. Yeni bir çiçek vardı ki annesi bu çiçeği nasıl sulaması gerektiğini tam öğrenememişti. Bu çiçeğe bayağı bir su veriyordu, bir süre sonra çiçek çürümeye başladı. Çiçeğin yaprakları sarardı, boynunu büktü. Annesi hemen yerini değiştirdi, sulama sıklığını azalttı. “Rabia, bak kızım” diyordu annesi. “Bu çiçeğe çok su yaramadı. Her çiçeğe onun ihtiyacını vermek ve dengeli bakım lazım.”
Rabia annesinin sözünü o sıralar anlamamıştı. Kitaplarına gömüldü, derslerine daha çok çalıştı. Bilgiye acıktıkça zihnini tıka basa doldurdu. Test çözmekten başka bir şey düşünmüyordu.
Gözleri yorgunluktan her gece kanlanıyordu. Zihni karmaşık bilgilerle dolup taşıyordu. Odası sessiz bir hapishaneye dönüşmüştü. Arkadaşlarının sesini duymaz hale gelmişti. Arayanların telefonlarını açmıyor, kimseye geri de dönmüyordu. Uzun zamandır ailesiyle yemek bile yemiyordu. Dünyada olup bitenden haberinin kalmadığı gibi ailesinde de olan bitenle ilgilenmiyordu. Hadi televizyona bakmıyordu ama haberlerle de ilgilenmez olmuştu. Ders kitaplarından başka bir şey kalmamıştı hayatında. Varsa yoksa kitapları, varsa yoksa testleri…
Üniversite sınavının günü sonunda gelip çatmıştı. Rabia sınıfa girdiğinde elleri çok titriyordu. Kağıttaki sorular yabancı bir dilde gibiydi. Hafızasındaki bilgiler birbirine karışmıştı sıkıca. Çok okumuştu, çok çalışmıştı ama hiçbirini hatırlayamıyordu. Rabia sınavdan derin bir üzüntüyle çıktı.
Tıp fakültesi artık hayallerinde bile yoktu. Puanı ancak öğretmenlik için yeterli oldu. Rabia üniversite yıllarında bu durumun üzerine çok düşündü. Annesinin çiçekleri geldi aklına. Çok su alan çiçek nasıl çürüyordu. Dengeli su alan çiçekler nasıl yeşeriyordu. “Ben de çiçek gibiydim galiba.” dedi.
Mezuniyet sonrası atanma sınavına farklı hazırlandı. Sabahları parkta kısa yürüyüşler yapmaya başladı. Doğanın ritmine ayak uydurmaya çalıştı. Kuşların cıvıltısını dinlemek ona iyi geldi. Yudum yudum su içmek gibi çalıştı. Bu süre içinde sınıf arkadaşı Zeynep’e de yardım etmeye başladı. Zeynep anlamadığı konuları soruyordu sürekli. Rabia ona anlatıyor, anlatırken kendisi de öğreniyordu. Bilgiler zihninde güzelce oturuyordu böylece.
Artık günde beş saat çalışıyordu ama her dakikası verimli geçiyordu. Öğrendiği her bilgiyi zihninde güzelce sindirdi. Kitaplarla arasına sağlıklı bir mesafe koydu. Arkadaşlarıyla yeniden çay içmeye, ailesiyle daha çok vakit geçirmeye başladı. Gülümsemek yüzüne tekrar yerleşmeye başladı.
Sınav sabahı kuşlar gibi çok hafifti. Zihni berrak bir gökyüzü gibiydi. Sorularla rahatça ilgilendi ve bildiklerini kâğıda döktü. Puanlar açıklandığında odada sevinç çığlığı attı. İstediği kadroya sonunda yerleşmeyi başardı. Zeynep de başarmıştı, bu güzel haberi birlikte kutladılar.
Bir gün annesinin bahçesine çıktı. Artık o kadar da yeni olmayan çiçeğin yanında oturdu uzun uzun. Annesi gülümseyerek yanına geldi. “Gördün mü kızım?” dedi. “Doğru zamanda, doğru miktarda, dengeli bakmak gerekiyor hayata.” Rabia başını salladı. “Öğrendim anneciğim, çok olan değil, dengeli olan önemli.”
38 Responses
Nasıl ki bir yemekte kıvam varsa tadından yenmiyor, hayatımızda kıvam varsa tadından yenmiyor.
Kıvamı anlayabilmek için yemek çok güzel bir örnek. Ne çok tuzlu nede az tuzlu… Dengede olduğunda tadından yenmez 🙂
Kıvamı olmayınca insan hayattan keyif de alamıyor, hayatı kendine zindan ediyor maalesef
Bazen bir işte başarılı olacağız diye ayarını kaçırabiliyoruz. Her şeyin başı denge. Dengede olmayan herşey sonunda bize sıkıntı oluşturuyor bu ders çalışmak gibi iyi bir şey de olsa…
Zaten hayat da hep dengeye getirecek öyküler sunmuyor mu insana?
Evet, hayat insana hep dengeye getirecek öyküler sunuyor. İnsan bu öyküleri algılamakta zaman zaman zorlanıyor. Algılasa kendine ne kadar iyi gelecek oysa. “Gülümsemek yüzüne tekrar yerleşmeye başladı.” Bu öyküde denge, Rabia’nın yüzüne gülümsemenin yeniden gelmesini sağlamış. Ne de güzel olmuş 🙂
Azda olsa devamlı olan, hayatta hiç bir şekilde dengeyi kaçırmamak ne kadar önemli.
iyilik de vermek de öyle değil mi? Az ama sürekli ihtiyaç gideren olmak;)
Az az ama sürekli, çok değil ama dengeli… İnsanın hayatında yer edinmesi gereken ne kadar güzel bir formül değil mi?
Bu yazı tam kalbimden vurdu. Meğer zihnimizi ne çok ‘tozlu bilgiyle’ doldurmuşuz. Rabia’nın o kitap kulesine bakarken yaşadığı aydınlanma, aslında hepimizin ihtiyacı olan bir sadeleşme çağrısı. Bilginin çokluğu değil, hayata geçen o küçücük özün bizi iyileştireceğini fark etmek çok kıymetli. ‘Bir yudum suyun serin tadı’ metaforu için teşekkürler.
Hayatta doğru olanı bulmak için bi şeyleri kaybetmek mi gere?
Dengede olabilmek o kadar da zor muydu acaba??
Sanırım insan daha fazla o işin üzerine gidince gerçeği göremez hale geliyor. Gözleri bozuk olmayan birinin yakını göremeyen ananesinin gözlükleri ile daha iyi okuyacağını düşünmesi gibi…
Bazen insan sadece bir noktaya bakınca sadece onu görüyor. Arabayı hızlı kullanmaya benziyor. hepimizin kendimize sunu sormamız gerek….
Yaptığım işten keyif mi alıyorum; yoksa aşırı istekle sonucunu mu istiyorum?
ya da daha kolay bir test …
istediğimi elde etmediğimde ne kadar üzülüyorum?
İnsan neye fazla yoğunlaşıp başka şeylerle ilişkisini koparıyorsa, ilgilendiğininde hayrını, temasını göremiyor.
İnsan gerçekten birşeyleri fazla yaparak iyi olcağını düşünüyor…
Miktar arttıkça etkinin azalacağını unutuyor.
Bir sürahi suyu olsa insanın ve 5, belki 6 ya da 7 bardağı olsa ve bu bardakları istediği gibi doldurabileceği söylense tüm sürahiyi 1 bardağa doldurmaya çalışırmıydı? Hayatımız, ilişkilerimiz aslında aynı bu bardaklar gibi değil mi?
Su ve çiçek ilişkilendirerek denge ne güzel anlatılmış. İnsanın da hayatta hep daha fazlasını yaptığında daha mutlu olacağını zannetmesi gibi. Tam da buralarda yanılgıya düştüyoruz. Her şeyde olduğu gibi önemli olan dengede kalabilmek.
Miktara oynayan insan hep yanılıyor değil mi?
Daha çok yaptıkça daha fazlasını elde edecek zannediyor ama öyle güzel bir denge var ki tüm ilişkilerde hayran olmamak elde değil…
İnsan ne yapıyorsa kendine yapıyor gerçekten. Rabia gibi herkesin hayatında kendini kaybettiği aşırılığa gittiği dönemler oluyor olmasına. Ama bir insanın bu kadar genç yaşta bu farkındalığa sahip olması ne kadar da kıymetli. Bu zamanda yok gibi hatta.
İnsan daha iyi olsun diye miktarı artırdığında kıvamı bozuyor. Keke katılan fazla un, tatlıya konulan fazla şeker, yemeğe konulan fazla salça gibi tadı bozuyor farkında olmadan. Böyle düşününce acaba biz farkında olmadan nerede kıvamı, tadı bozuyoruz?
İnsan çoğu zaman hayatta bir şeyleri çok yaptığında daha iyi sonuçlar elde edeceği zannına kapılıyor. Halbuki temas doğru zamanda ve doğru miktarda yapılan hamlede saklı. Rabia’nın öyküsünde çoğun değil dengenin üstün olduğu güzel aktarılmış. Peki insan davranışlarının dengede olup olmadığını nasıl anlar?
Rabia’nın hayatında kendi hayatımı yansımasını gördüm. İnsan bir şeyi fazla yaparaktan hedefine ulaşacağını zannediyor sonra da diyor ki lan ne kadar uğraştın da olmadı. Aslında miktar arttırmak değil. Doğru miktarda yapmak çok önemli.
Dengenin verdiği huzur öyle güzel anlatılmışki, dengeyi bozduğumuzun işareti huzurumuzun kaçması gibi geldi. İnsan ne yaparsa yapsın, huzuru olmuyorsa bir yerde dengeyi kaçırmış demekki.
İnsan bir tarafa çok yoğunlaştığı zaman başka taraflarından dengesi bozulmuş oluyor. Tıpkı Rabiya’nın hayatında olduğu gibi. Buda insanı daha gergin ve stresli yapıyor.
Her konuda dengede olmak o kadar kıymetli ki. İnsanı hedefine götüren yolda dengeden geçiyor.
Acaba insan hayatının genelinde nasıl dengeye gelir?
Faydalı olacağını düşünerek içinde bulunduğumuz süreçleri aşırılaştırmaya meyilliyiz galiba…
Böylelikle hayatın dengesini bozduğumuz, tadını kaçırdığımız ne kadar da çok alan var ne yazık ki…
Ve bir yerde denge bozulduğunda istesekte istemsekte bir çok alanda denge bozuluyor.
Evet çorap söküğü gibi arkası geliyor malesef ve ilk kaçağı bulmakta zorlanıyoruz.
Yorumunuzu okuyunca aklıma tadı damağında kalmak deyimi geldi:) biraz eksik bırakmak aslında hayata lezzet katan, insanı heyecanlandıran :))
Bazende ne yazık ki birileri bizi beğensin diye veya bir şey olmak için aşırılaşabiliyoruz. Kendi ve yakınımızdaki insanların ihtiyacını kaçırabiliyoruz.
Her çiçeğe onun ihtiyacını vermek ve dengeli bakım lazım.”
Nasıl hayatı anlatan söz olmuş
Her şeyin başı da sonu da kıvamda bitiyor. Bir şeyleri çok yaparak başaracağımıza nasıl da inandırılmıştık.
İnsan gözünün dizaynını düşürttü bana. Tek bir objeye odaklanmaya yönelik değil, holistik/bütünsel yakalıyor görüntüleri. Kendimizi tek bir şeye fokalize ettiğimizde de, o şey ne kadar iyi bir şey olursa olsun, bizler için gerçekten de sağlıklı olmuyor, bize iyi gelmiyor… Çok ilginç!
Dengenin önemini bu kadar sade ve etkili anlatan bir hikâye. 👏🏻
Fazla yüklenmenin nasıl yorduğunu, doğru dozun nasıl iyileştirdiğini çok net hissettiriyor.
Dengenin önemi çok güzel vurgulanmış🫠
Hakikaten her konuda kıvamı yakalamak önemli yemek yaparken bile. Geçen gün kıymalı ıspanak yemeği yapacaktım mesela ve eşimin ısrarı üzerine yarım kg ıspanağa bir kiloya yakın kıyma koydum. Tahmin edersiniz ki kıymaların içinde ıspanağı zor seçtik ve tadı da çok ağır oldu. Oysa amacım sadece hafif bir sebze yemeği yemekti…
Rabia dengeleri bozduğunu geçte olsa fark ediyor. Peki insan bir konuda dengeyi bozduğunu geç kalmadan nasıl anlayabilir?